felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Platonik Aşk

‘‘Platonik aşk’’ günlük dilde çokça kullanılan bir sözcük olmasıyla birlikte Platon felsefesince önemli bir terimdir. Adı Platon’dan türemiş olan ‘‘platonik aşk’’ günlük dilde sadece tek yanlı bir aşk anlamında kullanılmaktadır. Oysa gerçek anlamda ‘‘platonik aşk’’;
Öncelikle bedensel bir istek daha doğrusu bir eros(aşk) etkinliğinden doğan mânia, esriklik yani kendinden geçme ve bir çeşit uçukluk halidir. Bu şekilde herhangi bedene duyulan arzu istek tutku biçimine dönüşüp, arzu duyulan bedensel varlığı aşan onu ulaşılmaz bir kusursuzluk içerisinde ele alınacağı asıl güzelliğin dünyasına yani idealar dünyasına götürür bizi. Artık aşk duyduğumuz bir beden değil o bedene kendinden pay veren saltık değişmez güzellik ideası, formudur.
Bu durumda ‘‘platonik aşk’’ın trajedisi ortaya çıkar yani her ne kadar aşk duyduğumuz, ‘‘platonik aşk’’a bizi sevk eden kişiye ulaşsak da; ‘‘platonik aşk’’ın kendisine hiçbir zaman ulaşılamaz. Ayrıca‘‘platonik aşk’’ın önündeki en büyük engel bensel arzulardan cinselliktir çünkü ‘‘platonik aşk’’ın kendisinde cinsel arzudan arınmışlık vardır.
Kısaca ‘‘platonik aşk’’ bedenle başlayan ama sonrasında bedeni ve tüm bedensel arzularımızın ötesinde onları aşan bir tanrısal deliliktir(madness).




Asım BARAN

6 Nisan 2010 Salı

ALBERT CAMUS VE FELSEFESİ

Albert CAMUS 1913-1960 yılları arasında yaşamış, iki dünya savaşını da görmüş, Fransız asıllı Cezayir doğumlu, nobel ödülü almış edebiyat dünyasından da kendinden sıkça söz ettirmiştir. Camus'un felsefesi ise diğer felsefelerden uygulama açısından ayrılan tam bir hayat felsefesidir. Camus'e göre hayat anlamsız ve saçmadır. Akla uygun bir düzen arayışımızın sonucu hep hüsran olacaktır çünkü; dünya diğer filozofların dediği gibi akılsal bir işleyişe, bir düzene sahip değildir. Geçmiş tüm filozoflar süpekülatif, düşüntülü bir çok şey söylemelerine ramen hayat hakkında hiç bir şey söylememişlerdir. Oysa her şeyden önce sorulması gerekn bir soru vardır ''hayat yaşamaya değer mi değil mi?'' Hayat anlamsız ve saçmaysa öyleyse ne yapmalı bu saçmalığı sonlandırmak adına hayatın sonlanması sorunu çözer mi? Bu bakımdan felsefenin en temel sorunu intihardır. İnsan bir düzenden söz edemiyorsa, tanrının yokluğu nedeniyle saçma olan bu dünyada insan ölümü seçmeli mi? Hayır diyor Camus dünya anlamdan yoksun ve saçma da olsa insan bu saçmalığa başkaldırmalı ve yaşamalı,insan her şeye baş kaldırmalı bu hayatın saçmalığına ,totoliter rejimlerin baskısına, ölümleri normalleştiren savaş senaryolarına. Bireysel başkaldırı ile bir kollektiff yaratmalı. Sonuçta ne demiş Camus ''baş kaldırıyorum o halde varız.''



Asım BARAN

Diogenes ve Kynikler

Diogenes(Diyojen) m.ö. 403-356 yıları arasında yaşmış ''kynikler'' adındaki bir okulun filozofudur.Bu okula göre en yüce değer erdemdir.Bunun için ise hayatın aldatıcı gereksinimlerinden sıyrılmak gerekmektedir.Bu filozoflar bu öğreti çercevesinde bir fıçının içinde yaşarlar ve birkaç ihtiyaçları dışında cinsellik dahil hiçbir gereksinim için çaba göstermezler bunlardan sıyrılmaya çalışırlar. Zaten ''kyniklerin'' türkçe cevirisi ''köpeksiler'' olarak çevrilmektedir.Diogenes'ne dönecek olusak bu okulun en fazla tanınmış filozofudur en önemli yönü sivri dillliliğidir.

Ben Çekilirim*
Yoksul Diogenes ,bir gün dar bir sokakta kibirli bir zenginle karşılaşır.İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir.
Kibirli zengin hor gördüğü fiozofa ''ben bir serserinin önünden çekilmem!'' demiş.
Diogenes,hemen kenara çekilerek,gayet sakin bir şekilde şu karşılığı verir:
Ben çekilirim.


Asım BARAN

*Kaynak:Ömer SEVİNÇGÜL ,Kısa,Kolay, Keyifli Felsefe,Carpe Diem(Say 53-54)

5 Nisan 2010 Pazartesi

Konya Enerjetizm Okulu

Namdar Rahmi KARATAY ve Naci Fikret BAŞTAK 1925-1929 yıları arasında Konya’da kurmuş oldukları okulun ismidir. Bu okul yaklaşık 4 yıl görüşlerini Yeni Fikir dergisi ile yaymaya çalışmışlardır.

Temel görüşleri Alman Filozof Wilhelm Ostwalt’ın enerjityizm kuramından yola çıkılarak oluşturulmuştur. Bu kurama göre her şey enerjiden ve enerjinin değişmelerinden oluşmaktadır. Maddi olan kadar ruhani olan da enerjidir. İnsan da enerjinin bir yansımasıydı. İnsan da kudret değişiminden başka bir şey değildir. Hatta en basit fizik ve kimya olayları nasıl ki bir kudret tesirinde oluşuyorsa, insandaki en yüksek akli faaliyetler de ve ruhsal esinlenmeler de tıpkı onlar gibi aynı kudretten yani enerjiden kaynaklanmaktadır.

Ancak Namdar Rahmi ve Naci Fikret’in aynı zamanda Konya’da öğretmenlik görevi de yapmaktaydılar.1929 yılında Namdar Rahmi’nin farklı bir yere atanmasıyla ve geliştirdikleri felsefenin o dönemde pek de destek bulamamasından dolayı bu okul aynı yıl kapanmıştır. Pek de özgün bir zemine sahip olmayan bu okul yine de felsefenin Türkiye’de gelişimi açısından az da olsa önemli bir yere sahiptir.




Asım BARAN

LOCKE VE DEVRİM

İngiliz ampirizmin(deneyimcilik) önemli temsilcilerinden olan John Locke aynı zamanda iyi bir siyaset düşünürüdür. Onun liberalizm ve mülkiyetçilik anlamında önemli katkıları olmuştur. Söz gelimi Locke insanın doğuştan bir takım hakları olduğunu savunmuştur. Bunlar yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkıdır. İnsanın doğal durumunda bu hakları vardı ve insanlar bu şekilde doğuştan iyi ya da kötü değildiler. Ancak olası bir ihmalkârlık veya bir haksızlık durunda kimin haklı olacağı ya da haksızlık edilen kişi hakkını alabilecek güçte değilse orada bir adaletsizlik doğabilir. Bu durum gözetilerek insanlar bir toplum sözleşmesi oluşturmuştur, herhangi bir haksızlık durumunda hak arayacak olan birey değil birey adına toplum olacaktır. Sözleşme ile de toplumun bu gücü devlete sevk edilmiştir. Bu bakımdan devlet insanların öncelikle mülkiyet olmak üzere tüm haklarını savunmakla mükelleftir. Buna karşılık olarak da vatandaşlar da devlete karşı vatandaşlık görevleri ile sorumludurlar. İş bu noktadayken vatandaşlar devlete karşı sorumluluklarını yerine getirirken devlet de insanın temel haklarını ihlal ederse halkın ihtilala yani devrime hakkı doğmaktadır. Ancak bu devrim devleti yok etmek parçalamak değil sadece mevcut yönetimi düzeltmek amaçlıdır.

Bu konuda anarşizmin doğacağını savunan kişilere ise Locke 1668 İngiliz devrimini gözeterek oluşturduğu bu kuram çerçevesinde böyle bir şeyin olamayacağını halkın sadece küçük olaylarda değil önü engellenemez yolsuzluk ve haksızlıklarda bunu kullanacağını savunmuştur. Çünkü Locke'a göre bir devlette zaten her zaman küçük çaplı yolsuzluklar yapılmaktadır ve halk bunlara göz yummaktadır.




Asım BARAN

MODERNLİK,CİNSELLİK VE FOUCAULT

1926-1984 yılları arasında yaşamış olan Michel FOUCAULT kuşkusuz çağdaş düşünürler arasındaki en ilginç kişiliğe sahip olanlarındandır. Modernizmin en büyük eleştirmenlerinden biri olan Foucault’a göre modernliğin anlamı kontrol altında tutmaktan başka bir şey değildir. Sözgelimi modernlik ile insanlar eskiden olmadıkları kadar kontrol altında tutulmaktadırlar, bunun yapılabilmesi için ise insanların tektipleştirildiği bir dünya yaratılmaya çalışıldığını öne sürer.
Bunlara ek olarak bilginin ahlakın, hapishanelerin, deliğin, cinselliğin ve akla gelebilecek her şeyin soykütüğünü çıkaran Foucault’un en çarpıcı analizi cinsellik üzerine olmuştur. Söz gelimim eşcinsellikten evliliğe, fahişelikten çok eşliliğe çeşitli cinsel pratiklerin soykütlerini çıkararak; homoseksüellik, eşcinsellik, transseksüellik, biseksüellik ve bunlara ek olarak mastürbasyon tutkusu(onanizm),röntgencilik ya da erkeğe doymazlık(nemfomanya) gibi cinsel sapkınlık diye alınan şeylerin ne bir hastalık ne de buna benzer bir sapkınlık olmadıklarını da öne süren Foucault bu tür cinsel eylemlerde hastalık, normal, anormal gibi tutumların iktidar söylemlerinden başka bir şey olmadıklarını öne sürmüştür. Bunun temel gerekçesi olarak da insanın öyle bildik bir özü ve doğasının olmayışını göstermeye çalışmıştır. Yani insanın, doğası gereği bugünkü anlamda normal insanlar gibi olmak için bir zorunlu bağın olmadığını dile getirmiş. Bunların her zaman için söylemin iktidar rejimlerince yapılanmış denetleme amaçlı düzenekler olarak görülmesi gerektiğini savunmuştur.




Asım BARAN

Epiküros ve Ölüm Korkusu

Ölüm karşısında ürperiş; her ölümlü, ölüm karşısında ürperir bazen hayatı sever insanlar. Epikür da kuşkusuz çok sevenlerdendi. Fakat o da biliyordu ölümün bir gün onu alacağını bunun için hedonizmi yani hazcılığı önerdi herkese. Değil midir ki ölüm var öyle ise nedir bu benim senin onun, yedim içtim kavgası sevin kendinizi, alabileceğinizi kadar haz alın, olabileceğiniz kadar mutlu olun. Ölüm bunların ellerimizden alacak başka da bir şey bırakmayacak. İşte bunun için carpe diem, yaşadığın anın tadını çıkar. Ve ardından bir çözüm önerdi Epiküros; ölümden her şeye rağmen korkmaktan vazgeçemeyenlere "ölüm varken ben yokum, ben varken de ölüm yok" diye.



Asım BARAN

Kötülük Problemi ve Leibniz’in Olanaklı Dünyası

Kötülük problemi Orta Çağ'dan başlayarak günümüze kadar gelmiş bir sorundur. Tanrı aleyhinde iddialarda bulunan düşünürler iyi bir tanrının yarattığı dünyada kötünün de olamayacağını, dünyada kötü dediğimiz şeylerden söz edebiliyorsak ya söylenilen anlamda tanrının iyi olamayacağını, ya da tanrının varlığının mümkün olamayacağını dile getirmişlerdir. Leibniz felsefesi doğrultusunda bu soruna şöyle bir yanıtta bulunmuştur; birçok dünya vardır, bu dünya ise olması olanaklı olan dünyalar arasında en iyisidir. Bunun dışında daha iyi bir dünya ütopyadan başka bir şey olamaz. Böyle bir dünyanın da olması mümkün olamayacağından ya dünya olmayacaktı ya da kötülüğün de, iyiliğin de olabileceği bir dünya var olacaktı ki; sonuçta biz o dünyada yaşıyoruz.





Asım BARAN

Genelin İstenci Olarak Özgürlük ve Rousseau

İnsanların doğuştan iyi olduklarını savunan Rousseau doğa durumunda insanların özgür olduklarını şöyle dile getirir:''İnsanlar özgür doğar ama her yerde zincire vurulur.''Bu zincirlerin medeniyetten başka bir şey olmadığını dile getirir.Medeniyet insanlara, özlerindeki iyiliği unutturmuş,özgür olmalarına rağmen özgürlüklerinin ellerinden almıştır.Bunu da bir insanın doğa durumunda bir toprağın çevresini, çitle örerek burası benimdir demesi ve diğer insanların Rousseau'nun deyimiyle ''ahmakların'' inanmasıyla medeniyet süreci başlamıştır.Peki ne yapmalı?Rousseu'ya göre yapılması gereken, madem ki medeniyet durumuna girilmiş bundan çıkılması da mümkün değil; öyle ise doğa durumuna yaklaşmalıdır insanlar.Bunu da sağalyacak olan toplum sözleşmesidir.Bu sayede genelin istenci olarak, özgürlük için her birey kısmi bir takım özgürlüklerinden kısmak zorundadır.Böylece az bir özgürlükten ödün vererek çok daha fazla özgür olunacaktır.Peki bunu her şeye rağmen kabul etmeyenler ne olacak dediğimizde Rousseau genelin istencine boyun eğdirilecekler ,yani özgürlüğe zorlanacaklar diye de ekler.





Asım BARAN

Pyrrhon Hakikatin Uzağında


Pyrrhon (365-275) septizm, kuşkuculuk okulunun kurucusudur. Pyrrhon insanın aklının bilgiye ulaşmaya muktedir olamadığını, görünüşlerden sıyrılıp hakikate ulaşamayacağını belirtmiştir.Bu bakımdan her hangi bir yargı için hem aleyhte hem de lehte kanıtlar bulabilmektedir.Öyle ise yapılması gereken bellidir; yargıdan kaçınmak .Bu bakımdan ''epokhe'' der.Yani yargılarını ertele, askıya al yani; kesin yardılar yerine olabilir,bence gibi kesin yargı içermeyen kelimeler kullanılmalıdır.Böylece insan hiç bir zaman yanılmaz. Aslında ,bu günümüz psikolojisinde de kullanılabilmek üzere, hayal kırıklıklarımızı önler.Ancak böyle bir şeyin insanı kararlı olması gereken hedeflerinin gerçekleştirmesinin de önünü kesseceğinden; yararı tartışmalıdır.Fakat bunun tam da denk düştüğü şeyi Pyrrhon bir bilgeye yakştırır, bu tavır kesinliğin bilinemez olduğunu,bilgiden uzak olduğunu bilenin, önündeki yanılma olanağını yok eder.Çünkü bir konu hakkında bir şey ileri süren bilge bunu kesin gerçekliğinden bağımsız şekilde dile getirdiği taktirde aksi idda edilse de bilgenin tam olarak yanıldığı söylenemez.
Bu şekilde yargıdan kaçan ,kayıtsızlık etiği kuran Pyrrhon bilge kişinin kayıtsız olduğu kadar, duyarsız da olduğunu dile getirerek bunun insana ruhsal dinginlik, ferahlık anlamında olan ''ataraxia'' durumunu yaşattığını söylemiştir.



Asım BARAN

30 Mart 2010 Salı

Sonsuza Değin Erdem(Sokrates)

Herkes erdemi savunur, fakat herkes erdemli olamaz. Ancak en cesur olanlar bunu hak edebilir.
Bunun en güzel örneği devletinin kendisini, vatan hainliğiyle suçlayıp baldıran zehri içmeye mahkûm ettikleri Sokrates (m.ö. 470-399)olmuştur.

Sokrates, ölümü anında yanında olan dostları ağlayıp, sızlanırken; felsefe öğretisinin dışına çıkmayıp şu ders almamız gereken cümleyi kullanıştır ve son nefesini vermiştir.

‘’Krito, Askulapyus’a bir horoz borcum vardı, lütfen ödemeyi ihmal etme!’’


Kaynak:Sokrates'in Savunması
Asım BARAN

SCHOPENHAUERCA AŞK BAŞKADIR


Schopenhauer(1788-1860), uğrunda her şeyin hatta bazen hayatların bile feda edildiği aşk kavramının bilindiği gibi duygusal bir esinti olmadığını bunun aksi bir biçimde sadece cinsel bir dürtü olduğunu dile getirmiştir. Söz konusu aşk dediğimiz şeyin türün devamını sağlayan ve türün korunmasına yönelik bir cinsel dürtüden başka da bir şey olmadığını söyleyen Schopenhauer; güzellik ve cinsel hazın ise doğanın bizlere kurduğu en büyük tuzaklar olduğunu da belirtmiştir.

Yani ne kadar kutsal sanılırsa sanılsın aşk dediğimiz şey bizde içgüdüsel olarak var olan türün devamına yönelik,cinsel bir dürtüdür.


Asım BARAN

BEŞ CÜMLEDE PLATON (MÖ 428-354)


1) Gerçeklik; Platon gerçekliği biri idealar(değişmez) diğeri görünüşler(değişken) dünyası diye iki dünyaya ayırır. Gerçek olan idealar dünyasıdır ve görünüşler dünyası ise ideaların gölgesidir.
2) Bilgi kuramı; bilgiler bizde doğuştan var olan sonradan deneyimlerimizle hatırlanan,nesne ve özne arasındaki etkileşimdir..
3) Devlet; devlet üç unsurdan oluşmalı; yöneticiler(filozof olmaları gerekir, mülk hakları yok) koruyucular(mülk hakları yok) ve üreticiler(yani halk, bunların mülk hakları var ve asıl yönetilenler bunlardır.)
4) Tanrı anlayışı; tanrı ’’demiurgos’’ yoktan var eden değil idealar dünyasındaki maddelere biçim veren tanrıdır.
5) Sanat; sanat insanları kandırır doğayı taklit eder, doğa da ideaların gölgesi olduğu için bizi taklidin taklidine yöneltir, gerçeklikten uzaklaştırır.
Asım BARAN

KADIN DÜŞMANLIĞI( MİZOJİN)

Mizojin, kadın düşmalığı anlamına gelen Yunanca kökenli bir kelimedir. Burada felsefe tarihindeki ‘’mizojin’’liği kısmen de olsan göstermeye çalışacağım.

Kadınlar felsefe tarihi boyunca dışlanmıştır, erkeklerden daha aşağı görülmüştür. Hatta ünlü düşünür Platon bile Timaios diyalogunda her insanın bilgiyi sevdiği, bilgiye yöneldiğini anacak bilgiden kaçan, bilgiden uzak kalan erkekler ölüp dünyaya tekrar geldiklerinde kadın olarak geleceklerini iddia etmesinde de bu durum net bir biçimde anlaşılır.

Bu gibi örnekleri edebiyat alnında da verebiliriz ama bunlardan en önde geleni olarak Tolstoy’u örnek göstermek daha bir açıklayıcı olacaktır..Tolstoy en koyu ‘’mizojin’’cilerdendir bunu özellikle ‘’Anna Karenina’’ ve ‘’Şeytan’’ adlı yapıtları ön plana çıkarır.Ayrıca koyu mizojin diyebileceğimiz düşünürlerin başında da Nietzsche, Rousseau ve Schopenhauer örnek verilebilir

Son olarak mizojin birkaç sözü örneklemek daha verimli olacaktır.
Kadınlar akıl miyobudur.(Schopenhauer)
Bir kadının yanına giderken kırbacının da yanına al.(Nietzsche)
Evlenin karınız iyi çıkarsa mutlu kötü çıkarsa filozof olursunuz.(Sokrates)
Kin duygusu en fazla kadınlarda belirgindir, bu onların aşalık olduklarının göstergesidir.(Nietzsche)
Yaşlandıkça erkeğin yüz hatları derinleşir kadınların ki ise buruşur.(Goethe)
Simetrik olmayan kadın vefasızdır.(Aristotales)
Kadınların saklayabildikleri tek sır bilmedikleri sırdır.(Seneca)
Eğer kadın iyi bir şey olsaydı, tanrının da karısı oludu.(Sacha GUITR)

Asım BARAN

DİNDARLAR VE BERGSON İLİŞKİSİ




20.yy felsefe tarihi içerisinde önemli bir bilim eleştiricisi olan Henry BERGSON (1859-1941 ) felsefesi içerisinde kullandığı ‘’süre’’ ve’’ sezgi’’ kavramları ile ön plana çıkmıştır. Ancak Bergson’un
özellikle ‘’Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı ‘’adlı kitabı oldukça ilginç iddialar içermektedir.

Bergson’a göre iki tür ahlak vardır. Bunlardan biri kapalı (içe dönük) diğeri açık(dışa dönük) ahlaktır. Bunlardan kapalı olanı insanların genel çıkarlarına bağlı kalınarak oluşturduğu sözleşme ,antlaşma gibi uzlaşımların sonucunda oluşan ahlaktır. Ancak bu ahlak anlayışı durağan olup farlı bir şey sunmamaktadır ve gittikçe çözülmeye mahkûmdur ve ahlaki ilerleme mümkün değildir, ayrıca baskıcıdır. Ancak ikinci tür olarak açık ahlak ise tarihte öyle insanlar gelmiştir ki diğer insanlardan daha özel bir yaratışlaşa sahiptirler. Bu insanlar manevi anlamda öyle bir esriklik öyle bir kendinden geçme yaşarlar ki ahlaki ilkeleri ruhlarının derinlerinde hissederler. İşte ahlaki olarak ilerleme bu insanlarla olur tıpkı bir vahiy gibi yaptıkları şeyleri hiçbir karşılık beklemeden uygularlar sadece ve kendi kültürlerinden daha ileri bir ahlaka sahip olan bu seçilmiş insanlar çok kişilerce benimsenirler.(Bunlara örnek dinlerin peygamberleri, Sokrates, Gandi gibi düşünür ve gurular da verilebilir.)

Bergson din konusunda da bu iki ahlak gibi statik ve dinamik iki dinden bahseder. Bunlardan statik din kapalı ahlak yasasından kaynaklı rasyonel olarak anlaşılabilen dinlerdir. Dinamik dinler
ise üstün kişilerin kaynaklık ettiği ilerlemeci dinlerdir.
Bergson’un bu görüşleri Türkiye de olmak üzere birçok dindar kesimi etkisi altına almıştır. Ancak Bergson’a sadece böyle bakmamalı çünkü o koyu bir evrimci ve her şeyden önce ise bilim felsefecisidir. Onu bu yönlerinden soyutlamak anlamamakla eş değerdedir.


Asım BARAN

Nietzsche Bize Ne Söyledi?

Nietzsche felsefesi kuşku götürmez bir biçimde felsefe tarihi içindeki en çetrefilli felsefelerden biridir. Bunun sebepleri arsında Nietzsche’nin düşüncelerini sistemli bir biçimde dile getirmemesi ve dile getirdiği cümlelerin iğneleme, mecaz veya gerçek anlamlarından hangisini kullandığına ilişkin belirsizlik olarak belirtilebilir. Ancak şimdi dile getireceklerim Nietzsche’i anlamak bakımından oldukça yararlı bir analoji(benzetme) görevi görmek mahiyetinde olacaktır.

Kendimizi bir satranç oyunu oynarken hayal edelim. Birçok kişi de bizi izliyor olsun. Satrancı kiminle oynadığınız pek mühim değil ve Nietzsche de izleyicilerden biri olsun. Biz oyun oynarken izleyen birçok kişi bize nasihatler verecek bize yaptığımız iyi veya kötü hamleleri belirtecek kimisi ise sadece sözlü sataşmalarda bulunabilecek. İşte Nietzsche tam da bu anda sahneye çıkacak ve diyecek ki;

Ey kardeşim sana kim ne derse desin takılma öncelikle efendileri yık kendi oyununu kendin oyna. Bilindik alışılagelmiş oyunlara takılıp da kendini onların oyununa katma hatta oyununu kendin en başından kur ama önce kendini bul kendin ol.

Sana kim daha iyi olacağın yönünde nasihatler veriyorsa alma bu sayede senden daha iyi olduklarını, zeki olduklarını göstereceklerdir. Onun için kulağını kapa dinleme.

Kazanırsan zaten kazanırsın ama bir de kendin oynadığın için kazanırsan daha ne mutluluk istersin bundan daha fazla olan.

Öyle bir oyna ki kaybetsen bile bunu kabullenebil. Ben yaptım diyebil. Ve yenilsen bile diyeceğin'' bu yenilgi benimse benim olan her şeyi severim bu yenilgi de dâhil.''

Oynarken unutma kazanmak ya da kaybetmek için değil oynamak zorunda olduğun için oyna. Bir mükâfat için değil ve kim sana bu oyun dışında mükâfat sunuyor ise seni bu oyundan soğutmak içindir. Bunlardır seni zehirleyen.

Mükâfatı yok diye üzülme cezası da yok sonuçta. Sınırlı olsa da oyun biteceğini bile bile oyna mükâfatı beklemeden. Ama bu seni karamsarlaştırmasın bu durumunu kabul et ve her hamlede evet de.
Asım BARAN